Son zamanlarda deli gibi keyfini sürdüğüm ve çok sevdiğim Sinemia uygulamasından bahsedeceğim. Sosyal medyada reklamlarını görenleriniz olmuştur muhakkak, lakin bu güzel uygulamanın pratikte nasıl işlediğini tecrübe etmeden ne derece müthiş bir uygulama olduğunu anlamak pek kolay değil. Zira ben de uygulamanın reklamlarını instagram hesabında görüp böyle bir şey olmaz yaaa diyerek ciddiye almamıştım kendisini. Sinemia kullanan çok yakın bir arkadaşımın referansıyla ben de Sinemia üyesi oldum ve üyeliğimde 1.ayımı doldurmak üzereyim. Sinemiayla olan mutluluğum ise tarifsiz :) Geçen sezon çok fazla tiyatroya gitmiş sinemayı fazlasıyla geri plana atmıştım. Bir kaç ay önce rutin IMDB taramasında geçen yıl vizyona giren IMDB puanı yüksek izlenmemiş filmlerimin sayısının üzücü bir şekilde arttığını gördüm :( Bu duruma hızlıca bir çözüm bulmalıydım, adeta sinema kültürsüzlük çanları dan dan çalmaya başlamıştı.Arkadaşım Sinem'in bana Sinemia daveti yollamasıyla fırsat bu fırsat diyerek gün be gün kaybolan sinema kültürümü geri kazanmaya karar verdim. Sonuç; 26 gün içerisinde 2 si 3D , 1 i IMAX olmak üzere toplam 6 kere sinemaya gittim. Bu da çalışan bir insanın ortalama 4,5 günde bir sinemaya gitmiş olması demek ve bence gayet başarılı bir sonuç :) Bundan sonra hangi film ne zaman vizyona girdi, oyuncuları kim, hangi salonda hangi film var benden sorulur :) Tutmayın küçük enişteyi :P
Bu kadar övdükten sonra merak edenler için Sinemia'nın ne şekilde işlediğini kısaca anlatayım. Farklı üyelik seçenekleriyle üyelik ücretini toplu ya da aylık olarak ödeyebildiğiniz Sinemia sistemi üzerinden üyeliğinizi gerçekleştirmenizin ardından Sinemia adınıza özel bir zarfın içerisinde adresinize Sinemi kartınızı yollayarak üyeliğinizi aktif edebileceğiniz müjdesini veriyor. Ardından web sayfası üzerinden üyeliğinizi başlatıyorsunuz. Sonrasında Sinemia mobil uygulamasını cep telefonunuza yükleyerek üyeliğinizi tamamlıyorsunuz. Uygulama Android ve IOS işletim sistemlerinin her ikisini de destekliyor. Bu süreçten sonra işin keyifli kısmına adım atmaya başlayabiliyoruz :) Sinemiayla ilk sinema deneyimimde kafamda deli sorular... . Nasıl olacak? Görevliye ne söyleyeceğim vb. Olay gayet basit, Sinemaya gidiyorsunuz Sinemia uygulamasından bulunduğunuz sinemayı seçtikten sonra premium ile bilet al seçeneğini kullanarak gitmek istediğiniz filmi seçip aktivasyon sağlıyorsunuz. Uygulama ekranında size bir kod gönderiyor bu kodu göndererek ya da size gelen Sinemia kartınızı kullanarak normal kredi kartı ile ödeme yapıyor gibi biletinizi gişeden alıyorsunuz. İnanılmaz pratik :)
Önemli bir kaç noktaya değinmem gerekirse;
1) Bazen aktivasyon sonrası Sinemia kartınızda yetersiz bakiye diyebiliyor bu durumda size iletilen kodu söyleyerek giriş yaptırabilirsiniz, ya da tam tersi. Onun mantığını henüz çözememekle birlikte duruma göre kart ya da mobil uygulamadan gelen şifreyi kullanmanız gerekiyor. Sinemaya göre farklılık gösteriyor olabilir.
2) Sinemia her Sinema salonunda geçiyor gördüğüm kadarıyla zaten geçerli olduğu salonlar ve salonlarda gösterimde olan filmler (seanslarıyla birlikte) Sinemia uygulamasından rahatça görülebiliyor.
3) Sinemia ile günde 1 kez istediğiniz filmi istediğiniz salonda ve seansta izleme hakkınız var. Mobil uygulama üzerinden aktivasyon yaptıktan sonra iptal işlemi yapamadığınızdan gireceğiniz filme emin olmadan aktivasyon yapmayın.
4) Sinemia uygulamasında Sinema salonlarında vizyona giren filmleri ve seansları anlık olarak takip edebildiğiniz gibi uygulama üzerinden kendi listelerinizi oluşturarak kendi film arşivinizi tutmanız mümkün. Ayrıca vizyondaki filmlerin IMDB ve Sinemia puanlarını aynı sayfada görüyor olmak film tercihinizi hızlı ve bir o kadar güvenilir yapmanızı sağlıyor. Sonuç olarak bedava diye de abuk sabuk bir filmin başında 2 saat oturmanın anlamı yok. Öncelik keyif almak durumu eziyet haline getirmeye gerek yok :)
Bu güzel deneyimimi sizinle de paylaşmak istedim, eğer sizde sinemaya gitmeyi seviyorsanız, vizyon filmlerini güncel olarak takip etmek istiyorsanız ya da kış geldi Sinema şu ara en mantıklı aktivite diyorsanız ki biz Ankaralılar için çok geçerli bir sebeptir. Siz de https://www.sinemia.com dan Sinemia'lı olup benim gibi musmutlu bir insan olabilirsiniz.
(Adeta babamın şirketiymişcesine reklam yapmam :P )
2016 Eylül ayında vizyona giren Tim Burton'un yeni filmi "Miss Peregrine's Home for Peculiar Children" Jackob'un çok sevdiği dedesinin gizemli ölümüyle başlar. Jackob dedesinin ölümünden sonra küçüklüğünden beri dedesinin kendisine anlattığı bir hikayenin peşinden bir yolculuğa çıkar. Bu macera sırasında Jackob (Jake) kendisinin de dedesi gibi özel olduğunu öğrenir ve ait olduğu yeri sorgulamaya başalar...
3D olarak vizyona giren filmin görselleri her Tim Burton filminde olduğu gibi büyüleyici. Film Ransom Riggs'in 2011 yılında yayınlanan aynı adlı kitabından uyarlanarak Jane Goldman tarafından senaryo haline getirilmiş. Kitabı İthaki Yayınları'nda "Bayan Peregrıne'in Tuhaf Çocukları" adıyla bulmanız mümkün.
Filmde Miss Peregrine rolünde Eva Green (Fantastik bir seçim olmuş), Jake rolünde Asa Butterfield var. Samuel Jackson'ı filmin kötü karakteri, Chris O'Dowd'ı da Jake'in işlevsiz babası rolünde görüyoruz.
Filmin en etkileyici karakterlerinden biri de Emma Bloom rolüyle Ella Purnell. Filmde kendisine bahşedilen müthiş yetenekle hala nasıl mutsuz olabildiğine anlam veremediğim. Özellikle Jake ile Emma'nın gizli mekanına gittikleri sahnelerde bir ahhhhhhh çekip kahrettiğim doğrudur.
Fakat şunu söylemeliyim ki Tim Burton tarzını sevmiyorsanız bu film kesinlikle size göre değil, IMDB puanına falan aldanıp gitmeyin. Yani adamın artık yıllardır bir tarzı var ve bu böyle. Bunu kabullenmeyip hala filmine giderek müthiş bir filmin ardından ışıklar sönünce "Offf ne boktan bir filmdi" "vakit kaybı oldu resmen" "millet ne buluyor bu Tim Burton'da" vb. söylenerek benim gibi insanların içini kıyacaksanız şayet, bırakın gitmeyiverin. Bundan da eksik kalın, bakın vizyonda ne güzel filmler var, bkz. "Bir baba hindu"
67.Cannes Film Festivalin'de Altın Palmiye'yi çatır çatır alan Nuri Bilge Ceylan filmi Kış Uykusu'nu nihayet dün izleme fırsatı buldum.Filmi beğenmeyenler elbette ki olacaktır, fakat yönetmenin başarısını taktir açısından da olsa kesinlikle gidilmesi, görülmesi gerektiği düşüncesindeyim.Zira film görsel açıdan mükemmel. Vay arkadaş o nasıl çekim teknikleri,nasıl ışıklandırma,nasıl detaylandırma, nasıl replikler...
Film yaklaşık üç buçuk saat.Fakat sürenin uzun oluşu benim açımdan sıkıntılı bir durum değildi,filmi izlerken kesinlikle sıkılmadığımı söyleyebilirim :) Hatta film ilk halinde dört buçuk saate yakınmışta Nuri Bilge kırpa kırpa bu hale getirmiş :)
Filme karşı tek eleştirimde bir kaç sahnede kendime sorduğum acaba bu sahneye gerek var mıydı?* sorusu. Bu sahneler yerine filmde havada kalan bir kaç şeyin detaylandırılmasını tercih ederdim doğrusu. Örneklendirmem gerekirse; ikinci bölümdeki av sahnesi gerçekten gerekli miydi? Onun yerine Nihal karakterinin ağlayarak araba kullanma sahnesi üzerine duygularını ya da pişmanlığını içeren bir sahne olsaydı mesela...Ya da Aydın'ın kardeşi Nejla'nın yaşamına bir tık daha değinilseydi.Zira ikinci bölümde bu karakter neredeyse yok oluyor bir anda :) Gerçi festival filmleri av sahnesindeki can çekişen tavşana odaklanma vb. ajite sahneleri seviyorlar sanırım yönetmeninde bu nedenle o sahnede ısrarcı olması akla yatkın.
Her neyse :) Filme dair tek eleştirimi de yaptığıma göre methiyeleri düzmeye başlayabilirim :)
Öncelikle tabii ki görseller :) Mekan seçimi filmin ruh haline bu kadar mı etki eder. İnsanda adeta kış mevsiminde Kapadokya'ya gitme arzusu uyandırıyor. Filmi izlerken tam anlamıyla kış özlemi çektim :) Kalın kazaklar,hırkalar giyip,ona rağmen deli gibi üşümek ve ardından sobalı bir odaya girerek ısınmak istedim :)
Bazılarının gerçekten hoşlanmadığı,(aksine benim acayip hoşuma giden) filmin insana vermiş olduğu iç sıkıntısı muhteşem. Gerek havanın sürekli kapalı oluşu,gerek yağmur-çamur gerekse iç çekimlerde kullanılan loşluk... Tüm bu ögeler birleşerek film boyunca insanda bir daralma,bir ufunet hissi oluşturuyor.
Peki bu kadar olumsuz duygunun bende uyandırdığı güzellik neydi :D işte bu noktada filmin gerçekte ne kadar iyi bir film olduğunu anlamış oldum. Şöyle ki; zaten filmin bana vermesi gereken duygu buydu.Nasıl ki bir korku filminin insanı korkutması gerekiyorduysa,bu filminde insana vermesi gereken duygu tam olarak buydu.Karakterlerin hepsi mutsuz ve sıkıntılıydı.İşte filmin amacı onların içselleştirdikleri sıkıntılarını açık açık gözler önüne sermeden, ufak dokundurmalarla;gerek fon müziği,gerek görüntü,gerek diyaloglarla izleyiciye kat be kat fazla hissettirmesiydi.Öyle ki; film boyunca karakterlerle birlikte aynı iç sıkıntısına eşlik ettim ve bu benim filmi gerçekten hissetmemi sağladı. Bu tür bir içselleştirme çok az filmde gerçekten hissedilir ve benim gerçekten çok çok sevdiğim bir olaydır. Filmi izlerken girdiğim ruh halininde etkisiyle diyaloglar esnasında köşedeki koltukta oturmuş olaylara tanık oluyordum adeta :)
Film süresinde hiç bitmesin dediğim sahneler oldu. Özellikle Haluk Bilginer ve Demet Akbağ'ın konuştukları sahne. Bu sahnedeki alıntılar ve betimlemeler harikaydı. Bkz. Sen arkamdayken nasırlı ellerini sırtıma sürüyormuşsun gibi hissediyorum tarzı bir benzetme vardı, tek kelimeyle bayıldım :) Bir de Haluk Bilginer'in din konusunda söylediği bir kaç şey vardı net hatırlamıyorum ama hoş bir detaydı sanki :) Röportajda eşinin bahsettiği ve Nuri Bilgeyle çatıştığı "sert diyalog" da buydu sanırım. Bana göre hiçte sert değildi. Öyle ki; artık insanların din konusunda daha rahat konuşup bu konuda saygısızlık etmeden espri yapabilmeleri de tabuları yıkmak açısından gerekli.
Sahroş muhabbeti sahnesi,filmin başlarındaki kavga sahnesi ve Aydın'ın yardımcısının tren garına girerken buzda kayarak düşmesi gibi sahneler acayip doğaldı bana göre :) Ama her şeyin ötesinde Haluk Bilginer'in oyunculuğu... Türk sinemasında bu rolün hakkını verebilecek ikinci bir kişi var mıydı? Bana göre yoktu. Cuk oturmak deyimi anlamını bu rolde Haluk Bilginer ile bulmuş bence. Demet Akbağ ile birlikte iki tiyatro kökenli oyuncuyu izliyor olmak çok keyifliydi. Melisa Sözen rolünde çok sırıtmamakla birlikte daha iyisi de olabilirdi dedirten bir performans sergiliyordu.
Özellikle bazı sahneler çekim açısından çok ilgimi çekti. Örneğin; Aydın karakterinin otelde kalan motorsikletli yolcu ile konuştuğu sahnede iki karakterin belirgin bir şekilde soba borusuyla ayrılıyor oluşunun özellikle bu karakterler arasındaki zıtlığın uçlarda oluşuna vurgu yapmak için kullanılmış bir çekim tekniği olduğunu düşünüyorum. Öyle ki,Aydın karakteri kış uykusunda olan, diğer bir deyişle üşengeç ve risksiz bir hayat yaşarken(birazda amaçsız sanki), karşısındaki maceraperest, girişken bir karakterdir. O sahnedeki soba borusu ikilinin yaşamını kesen keskin bir çizgidir adeta.Bu ve buna benzer detaylar filmin özenilerek yapılmış bir yapım olduğunun kesin kanıtıydı bana göre.
Bunun yanında aklıma takılan soru işaretleri de olmadı değil :) Örneğin yılkı atının ahırında geçen neredeyse tümüyle karanlık bir sahne vardı. Bu sahne bir hayli uzun tutulmuştu mesela. Sahne boyunca karanlıklar içinden bir atraksiyon çıkmasını bekledim ben. Zira hiçlik için fazlasıyla uzun bir süreydi. O nedenle anlayan beri gelsin lütfen :)
Son olarak tabii ki Nuri Bilge'nin konuşması.. Değinmesem olmaz :) Aldığı ödüllere kesinlikle güzel anlamlar yükleyen bir sanatçı. Yalnız ve güzel ülkesine armağan ettiği ödülden sonra Gezi ve Soma'ya ithaf edilen ödül de gerçek anlamda grur veren cinstendi.İyi ki var kendisi, izlemeye devam :)
Filmin official trailerı da bu şekildeymiş :)
Film içerisinde kullanılan ve filme acayip yakıştığını düşündüğüm fon müziği (Schubert'in 20.sonatı) :)
Dip Not:'Kış Uykusu' Cannes'dan Türkiye'ye Altın Palmiye getiren ikinci film. 1982'de Yılmaz Güney, 'Yol' filmiyle Altın Palmiye kazanmıştı.
Altın Palmiye, 'Kış Uykusu'nun Cannes 2014'te kazandığı tek ödül değil. FIPRESCI (Fédération Internationale de la Presse Cinématographique - Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu) tarafından verilen ödül de Nuri Bilge Ceylan'ın oldu. FIPRESCI ödülü Cannes, Toronto, Venedik ve İstanbul Film Festivali gibi büyük festivallerde veriliyor. Yılmaz Güney de 1982 yılında 'Yol' ile hem Altın Palmiye hem de FIPRESCI ödülünü kazanmıştı.
Dip Not kısmı "Kış Uykusu hakkında bilmeniz gereken 10 şey" başlığı altında buradan alıntıdır, her birini okumakta fayda var,güzel bir derleme olmuş :)
Bu arada ek olarak Nuri Bilge'nin Altyazı dergisindeki söyleşisine denk geldim az önce. Detaylı ve güzel bir söyleşi olmuş. Filmi daha iyi anlamak ve yorumlayabilmek açısından okumakta fayda var :)
Yazının sonunda gelen edit: Yazıda her ne kadar Haluk Bilginer kesinlikle rolde mükemmeldi desem de yazı boyunca düşündüğüm ve nihayetinde acaba o rolde nasıl dururdu dediğim alternatif oyuncum Engin Günaydın :)
Allahım ben bu filmi neden daha önce izlememişim ki diye kahrolduğum filmlerden biriyle daha karşınızdayım. Sukkar Banat Lübnanlı Yönetmen-Oyuncu Nadine Labaki'nin elinden,kültüründen ve kadınlığından çıkmış harika bir film. Film ağır ve sakin ilerliyor bu nedenle kesinlikle hazırlıksız bir zamanda yakalanıp filmin güzel detaylarından mahrum bırakmayın kendinizi,aksine yeterince ayık ve bilinçli olduğunuzdan emin olun :) Benim yaptığım gibi uykulu bir halde izlemeye başlayıp film ilerledikçe nasıl bir film içerisine düştüm dedikten sonra filmi ikinci kere izlerken bulmayın kendinizi benden söylemesi :)
İşte bu güzel hatun kişisi (Nadine Labaki) filmi yazmış,yönetmiş bir de üstüne baş rolde oynamış. İyi ki de oynamış. Vay arkadaş o nasıl bir sahneye yakışmaktır :) Filmin harika müziklerini de eşi olan Khaled Mouzanar'a yaptırmış.
Film aynı zamanda 27.Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin açılış filmi olma özelliğini taşıyor. Özellikle filmdeki görsel başarı ve mesaj veren sahne geçişleri filmin başarısına etki eden en büyük etmen. Film içerisinde Lübnan kültürel dokusunu da her daim hissetmek hoş.
Bu filmi başlangıcını sevdiğim filmler kategorisine de rahatlıkla alabilirim, zira başlangıcı eğlenceli ve etkileyici :) Filmin adından mütevellit, film içerisinde sık sık ağda sahneleri görmekteyiz, fakat bu sahneler o kadar estetik ve filme o kadar entegre ki zorlama hiç bir detay yok. Google bana filmin türü Komedi-dram dese de bana göre film safi dram. Fakat enteresan olan, filmi izlerken bu durumun bu derece farkına varamıyor olmamız.
Bana göre filme feminen bir film demekte yanlış olmaz,çünkü Nadine Labaki film içerisinde gereksiz erkek figürü kullanmamaya özen göstermiş.Öyle ki filmde kendisinin canlandırdığı karakterin gizli aşk yaşadığı erkek karakteri hiç bir zaman görmüyoruz. O karakter yalnızca varlığını ispat amacıyla arabanın içerisinde uzak çekim tekniğiyle arka profilden bize gösterilmiş bir siluet. Buna nazaran bu karakterin karısını filmde yoğun bir şekilde görmekteyiz. Bu da filmde verilmek istenen kadın merkezli temanın başarıyla uygulanmasını sağlamış.
Mekan olarak çoğunlukla kuaför içerinde geçen film, izlerken kendisini o mekan kısıtlamasından kolayca sıyırıyor. Sinemadan çekim tekniğinden falan pek anlamam ama naçizane fikrim özellikle dış çekimlerde ışığın çok güzel kullanıldığı yönünde :)
Her şeyden öte filmde öyle bir kaç sahne var ki, sadece o sahneler için dahi filmi oturup saatlerce izleyebilirim. İşte o sahneler filmin buram buram dram koktuğu sahneler. Dahasını söylemeyeyim artık merak eden açıp izlesin :D
Çok tatlı nostaljik bir film uzun hikaye :) Türk yapımı filmler son yıllarda kalite bakımından bir hayli yol katetti bence. Zira 4-5 sene önceye kadar neredeyse hiç türk filmi izlemeyen ben şimdilerde vizyona giren türk yapımı filmleri merak ve heyecanla bekler oldum adeta :) Uzun hikaye benim vizyondayken de çok isteyip yoğunluk nedeniyle gidemediğim bir filmdi. İzlemek bu zamana kısmetmiş :)
Bir nevi dram olmakla birlikte çok ta huzur verici bir film Uzun Hikaye. Kenan İmirzalioğlu'nu bu rolde de çok beğendiğimi söyleyebilirim. Tuğçe Kazaz da garip bir şekilde rolünde sırıtmamış, açıkcası bu konuda biraz önyargılıydım. Filmde en etkilendiğim sahnelerden biri şüphesiz ki şu meşhur repliğin geçtiği sahne;
Ali: Kızken kaçtın geldin bana. Mantonun pembesi soldu. Hala da aynı ayakkabı. Alamadım ki sana şöyle her şeyin en iyisinden.
Münire: Ayakkabılar eskir be Ali'm, her şey eskir. Bak sen hâlâ sevdiğim adamsın. Sen eskime...
Bir diğer muhteşem sahne şüphesiz ki okulda ki kullanılmayan l harfi olmayan daktiloyu almak isteyen lakabı sosyalist olan Ali'ye okul müdürünün daktiloyu al nasıl olsa sosyalizm,lenin,sol gibi kelimeler yazamazsın diyerek pis pis sırıtmasının ardından Ali'nin daktilo ile her bir şeyi yazdığını görmemiz ve l olan kısımlara bir boşluk koyarak kalemle bu boşluklara tek tek l harfini koyduğunu görüyor olmamız :) Gerçkten de etkileyici bir bölümdü.
Mustafa Kutlu'nun yazmış olduğu hikayenin uyarlandığı kitabı henüz okumuş değilim fakat onunla ilgili de çok güzel yorumlar okudum bir an evvel alıp okumak niyetindeyim. Ben eser uyarlaması olan sinema ya da tiyatro yapımlarının birbiri ile olan tutarlılığı yerine yapım içinde kusursuz olması gerektiğini savunanlardanım. Şöyle ki, kitap ile yapımın bire bir olmasından ziyade izlemiş olduğum eserin kendi içinde bütünlüğüne ve tamamlanmışlığına önem veriyorum. Birebir uydurulmaya çalışan çoğu eser hayal kırıklığı yarattığından böyle bir zorlamanın olmaması gerektiği kanaatindeyim. Zira 500 sayfalık nitelikli bir kitabı 2 perdelik bir tiyatro haline getiriyor olmanız ve aslına bire bir bağlı kalmanız neredeyse imlansız. O nedenler böyle bir beklentiye girmemek lazım. Ahh konu buralara nerden geldi şimdi :) Sonuç olarak kitapla filmi kesinlikle kıyaslamayacağımdan bahsetmek istemiştim :) Sonuç olarak her şeyden bağımsız olarak filmi çok beğendim. Kesinlikle izlenmesi tavsiyem.
Filmin İnternet özeti de bu şekilde;
Mustafa Kutlu’nun ölümsüz eseri olan ve Osman Sınav tarafından sinemaya uyarlanan “Uzun Hikaye”; 1940’lı yıllarda ufacık bir çocukken dedesiyle Bulgaristan’dan göçerek Eyüp’e yerleşen Bulgaryalı Ali’nin (Kenan İmirzalıoğlu) hayatını anlatıyor. Hikaye; 1950’li yıllarda Bulgaryalı Ali’nin delikanlılık çağla zrında Eyüp’te yazlık sinema işletmecisinin kızı Münire (Tuğçe Kazaz) ile birbirlerine sevdalanıp kaçmaları ile başlıyor.Gözlerinin içindeki kocaman gülümseyişiyle gittiği her yeri güzelleştirme isteği olan Ali’nin karşı koyamadığı eşitlik ve adalet tutkusu da işin içine girince; Münire, biricik oğulları Mustafa ve Ali gittiği her kasabada hayatın farklı bir yüzüyle tanışıyor.1960’lı yıllardan 1970lerin sonuna kadar uzayıp giden, demir yolları boyunca devam eden ve kasaba kasaba süren “Uzun Hikaye”; kimi zaman hüzünlü ve iç burkan, kimi zaman neşeli ve coşkulu, kimi zamansa heyecanlı ve romantizm yüklü bir macerayı anlatıyor…
Paris'te ekonomi okuyan Xavier, babasının bir tanıdığından mezun olduktan sonra kendisine iş vereceği konusunda söz almıştır. Maliye Bakanlığı’ndaki bu işin ön koşulu İspanyolca öğrenmesidir. Erasmus programının yardımıyla annesi ve sevgilisiyle vedalaşarak İspanya'ya uçan genç adam, önceleri kalacak yer bulmakta güçlük çeker, ama sonunda her biri Avrupa'nın bir başka köşesinden gelen yedi öğrencinin paylaştığı bir daireye yerleşir. Yeni arkadaşlar, yeni deneyimler, farklı uluslara mensup bu genç insanların karmaşık ama yine de uyumlu birlikteliği, bambaşka gelenek, görenekler ve yönelimler Xavier'ye erkekliğe geçişte çok şey öğretecektir. Aşk da dahil olmak üzere, şimdiye kadar yaşamında değişmez gördüğü tüm değerler sarsıntıya uğrar. O, artık kendisini bile tanıyamamaktadır.
Filmin seyirciyi içine çeken en büyük özelliği seyirciye sağladığı gerçeklik duygusu :) Şöyle ki filmi izlerken Erasmusa gidenlerden duyduğum her şey gözlerimin önüne serildi adeta :)Film de hoşuma giden bir diğer nokta film bittiğinde hissettiğim bu kadar kısa süreye sığdırılmış,çok uzun bir zaman dilimi :)
Açıkçası film bittiğinde vay be bu kadar kısa sürede ne kadar doğru noktalara ve güzel bir şekilde değinmiş film dedim :) Bu manada gerçekten başarılı bulduğumu söyleyebilirim.
Film tarz olarak izlediğimiz filmlere pek benzemiyor. Filmi başlı başına bir Erasmus hikayesi olarak ele alabiliriz. Filmin sonunda baş rol oyuncusu Romain Duris'in filmdeki adıyla Xavier'in Erasmus öncesi ve sonrası değişen hayatına vurgu yapılıyor.Erasmus yapmış herkesin içinde kendini bulacağını düşündüğüm bir film :) Oyuncular:
Romain Duris, Judith Godrèche, Audrey Tautou, Cécile De France, Kelly Reilly
Geçen çarşamba Cüneyt Göçer sahnesinde oynanan Çalıkuşu oyununu izledim. Esasen oyun Şinasi sahnesin de oynandığı sırada gitmek istemiştim,zira oyun çıkışı ulaşım konusunda çok büyük sıkıntı çektik :) Ulaşımı toplu taşıma araçları ile sağlayacak arkadaşları şimdiden Cüneyt Gökçer sahnesi konusun da uyarayım saat 20.00 de ki seanslar için eğer oyun süresi iki saatin üzerinde ise geri dönmek için tek seçeneğiniz taksi, bunu düşünerek hareket etmenizde fayda var :)
Bana göre oyunun ilk perdesi özellikle biraz vasattı. Tabii ki bu tamamıyla benim fikrim :) Nedenine gelecek olursak; öncelikle bir kaç teknik sorundan bahsetmek istiyorum. Oyunu A-7 nolu koltuktan izledim (en ön sahnenin sol kısmına doğru kalan kısım) burada yaşadığım sıkıntı şu ki sahneye yerleştirilen bank sahne açısının büyük bir kısmını görmeme engeldi. Eminim benim sağımda kalan insanlar benim gördüğüm kadarını bile göremediler. Bankın iyi açılanmamış oluşu özellikle sahnenin arka tarafına doğru olan bölümleri hiç görmedim. Bu bir seyirci olarak çok sıkıcı bir durumdu açıkcası,orada bir şeyler olduğunu bilip görememek oyuna olan ilgimin de zaman zaman kaybolmasını sağladı.
Çok ta hoşuma gitmeyen bir diğer durum ise, oyunun bazı müzikal kısımlarını gereksiz bulmam. Tabii yine söylemem de fayda var ki bu benim kişisel düşüncem :) Bu müzikal kısımların esasen oyunun zaman geçişlerini vurgulamak için kullanılmış olma fikri hoşuma gitti fakat ben bunun için yumuşak bir geçişi tercih ederdim bu yine müzikle olabilirdi fakat oyuncuların müzikal havasında dans edip takla ve parande atmaları fikrinden hoşlanmadım doğrusu. Bana göre bu sahneler biraz emanet duruyordu.
Diğer bir eleştirim ise ilk sahnede Feride rolündeki oyuncu Nur Yazar'ın ilk sahnede ki performansını biraz abartı bulmam. Doğallıktan biraz uzak performansı ikinci perde de çok daha iyiydi bana göre. Mişel rolünde ki Nimet İrem Gülerin ve Müjgan rolünde ki Sinem Şahin'in performansı ise oyun boyunca iyiydi.
Oyunun müziklerini Kemal Günüç bestelemiş, bu da oyunda ki bir diğer güzel detay :)
Oyunda pek fazla dekor kullanılmamıştı açıkçası, mğmkün olduğunca basitleştirilmişti, fakat önceden söylemiş olduğum yanlış konumlandırılmış bank can sıkıcıydı :) Kostüm tasarımını yapan Özge Akarsu açıkçası iyi iş çıkarmış, giyisiler dönemine uygundu. Giyisilerde kullanılan kumaşların ve dikişlerin kalitesi hemen gözüme çarptı doğrusu bunu başaranlar da oyunun terzileri Ahmet Akın, Rabia İpek, ve Hatice Yıldız :)
Her ne kadar eleştirilerim olsa da oyunu şiddetle tavsiye ediyorum, zira oyun için harcanan ciddi bir emek var. Bana göre her oyun tiyatronun gelişimine katkı sağlamaya değerdir,gidilip görülmesin de fayda var. Zaten sezonda kaç oyun sergileniyor ki, hepsine gidin bence :)
** Kullanmış olduğum fotograflar, tarafımdan ilk fotografta görmüş olduğunuz oyun kataloğundan çekilmiştir.
Cüneyt Gökçer Sahnesine Nasıl Gidilir?
** Cüneyt Gökçer Sahnesi ; 35. Cadde Arcadium İş Merkezi Arkası Çayyolu / ANKARA
Tel:0 (312) 240 00 91
**Cüneyt Gökçer sahnesine giden Ego otobüs numaraları; 122,123,119,161,163-3.
Uzun Zaman Sonra Gelen Edit: Kendimi bir anda Ekşi Sözlükte entryme edit yapıyor gibi hissettim ama bunu söylemezsem olmazdı :) Geçen hafta (18 Mart 2015) ODTÜ'deki gösteriminde oyunu tekrardan izleme fırsatı buldum. Açıkcası oyuncular oyunu oynaya oynaya artık sindirmişler ve hatalarını minimuma indirmişlerdi. İlk izlediğimdeki o sığ tadı vermedi oyun bana. Göz yanılması mıydı bilemiyorum fakat, sanki ufak tefek düzenlemeler yapılmıştı. Aradan o kadar süre geçince kesin bir gözle ayırd edemedim fakat sanki bir şeyler değişmişti. Ama dedğim gibi bunu tamamen uyduruyorda olabilirim :) Zira oyuncuların tavrı ve mimiğindeki değişimler bile olabilir bana bu kadar büyük bir değişim etkisi yansıtan :) Sonuç olarak bu defa daha bir olmuştu sanki :) Ama hala sahne geçişlerinde yaşanan çok ani olay örgüsü değişimlerini sindirebilmiş değilim onu farkettim. En azından bir düşüncemde net olmam sevindirici :)
1 Nisan'da sezon sonu temsilini yapan Harem,tek kelimeyle müthiş bir bale gösterimiydi :)
Ama benim bu gece için en büyük alkışım kesinlikle orkestraya :)
Klasik Türk müziğini yer yer hareketli yer yer duygulu harika bir şekilde harmanlamışlar,yapanların ellerine sağlık :)
Kostümler ve sahne tasarımı da gayet güzeldi.Özel olarak ikinci perdenin açılış dansı vardı ki nefesimi kesti adeta :)
Harem, 1998 yılında Merih Çimenciler tarafından Osmanlının 700. yılı nedeniyle klasik Türk müziği üzerine iki perdelik bale eseri olarak tasarlandı. Bu eser günümüze kadar yaptığı temsillerde yurt içinde ve yurt dışında seyirciden yoğun ilgi gördü. Ülkemizi başta Shanghai Expo, Dortmund Staatsoper olmak üzere pek çok ülkedeve prestijli turnede başarıyla temsil etti. Dortmund Staatsoper, Harem’i repertuarına alarak tarihinde ilk kez bir Türk bale eserine yer verdi. Ayrıca Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı ve Sait Halim Paşa Yalısı gibi tarihimekanlarda sahnelenen ilk Türk balesi oldu veHarem, günümüzde hala gösterilerini kapalı gişe oynayarak sürdürmektedir.
Harem
Öykü Osmanlı sarayındaki iktidar mücadelesi ve birbiriyle savaşan güçlerin eylemleriyle yazgıları belirlenen genç kadınların yaşadığı Harem’deki entrikaları anlatmaktadır. Bu öyküde mutlak ve herşeye kadir olması gereken bir Padişah vardır. Ancak zayıf bir kişidir ve yaşamını sürdürmesi de bilfiil annesi tarafından tehdit edilmektedir. ZiraValide Sultan onu kendi tutkularını gerçekleştirmede bir engel olarak görmekte, tüm gücü şahsına toplayabilmek için elinde kolaylıkla oynatacağı ve arkasına saklanacağı genç bir torunun tahta çıkmasını tercih etmektedir.
Görseller http://www.dobgm.gov.tr/opera2009/index.html TC.Kültür ve Trizm Bakanlığı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü sayfasından alınmıştır.Gösterimler hakkında her türlü bilgiye ilgili siteden ulaşabilirsiniz.
Ben onu en çokta Türk Sineması'nda ki gençlik hallerinden tanıyıp sevdim.Yeşilçam benim için bambaşka bir dünya.Çok severim,hatta koleksiyonum bile var. Lakin sevdiğim oyuncular göçtükçe bu dünyadan, içimi bir hüzün kaplar, mani olamam.Yeşilçam filmleri çocukluğumu hatırlatır her daim,bu nedenledir ki oralardan tanıdığım birileri vefat edince, bir tanıdık,geçmişten bir anı silinir gözlerimden, üzülürüm...mani olamam...Nur içinde yat Metin Serzli,hep hatırlanacaksın benim tarafımdan...
METİN SEREZLİ KİMDİR?
Metin Serezli (12 Ocak 1934) Türk sinema oyuncusu, tiyatrocu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü, Edebiyat Fakültesi Sanat tarihi Bölümlerinde okudu. 1954’de İstanbul Üniversitesi Gençlik Tiyatrosu’nda amatör olarak oyunculuğa atıldı. 1971’de Çevre Tiyatrosu adı ile kendi tiyatrosunu kurdu. Usta oyunculuğunun yanı sıra, yönetmenlik de yaptı..(Aynı zamanda ünlü ve başarılı oyuncu Nevra Serezli'nin eşi)
Gönül isterdi ki bu postu usta oyuncu hayattayken yapayım,fakat hayatta her şeye bir bahane lazımmış ya, işte o hesap....
Bu filmi 12 Şubat'ta sinemada izledim ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki uzun zamandır izlediğim en iyi filmdi.Kendi adıma beklentilerimi fazlasıyla karşıladı.Bu film aynı zamanda Quentin Tarantino'nun western tarzına giriş yaptığı ilk filmi.Film 165dk. olmasına rağmen, (ki tarzı için gerçekten uzun bir süre) bir an olsun kendinden koparmadı beni,son sahneye kadar heycan ve merak içerisinde izledim.Görsel öğeler ve ince düşünülmüş detaylar muhteşemdi,kostüm tasarımlarına bayıldım.Film aslında çok yoğun bir dram yaşatıyor izleyenlere,gerçekten etkileyici sahneler var.Filmin Official Trailer'ı şu şekilde;
Benim en etkilendiğim sahneler;
1) Django'nun karısı Hilda'nın kaçmaya çalıştığı için cezalandırılmak üzere atıldığı sıcak kutudan çırılçıplak çıkarılışı ve Django'nun gözü önünde el arabasına atılıp taşındığı sahne.
2) Yine Candyland'den kaçmaya çalışan kölenin yakalanıp köpekler tarafından parçalandığı sahne.
3) Calvin Candy'nin ( Leonardo DiCaprio) göründüğü ilk sahne olan iki köleyi bahis için dövüştürdüğü ve en sonunda birinin diğerinin başını çekiçle ezerek öldürdüğü sahne.
4) Calvin Candy'nin zenci kafatasının anatomisini anlattığı ve kıyaslama yaptığı sahne.
Bana göre Django karakteri (Jamie Foxx) rolüne tam oturmuş,tavırlarındaki asi tutum karakterine tam olarak büründüğünün kanıtı.Leonardo DiCaprio'da filmin ikinci yarısında sahneye girdi ki, o nasıl muhteşem bir oyunculuk,şimdiye kadar çizdiği oyuncu profiline tamamen zıt bir karakteri inanılmaz iyi, hissederek oynamış.Hatta filmdeki elini camla kestiği ve kanattığı sahnede gerçekten elini derin bir şekilde kesmiş ve çekime devam etmiş,o kadar kaptırmış kendini :) Christoph Waltz'a gelince o zaten Inglourious Baterd's (Soysuzlar Çetesi) daki müthiş karakteri Hans Landa ile akıllara kazınmışken yine harika bir karakter olan Dr.King Schultz karakterinin de en iyi şekilde hakkını vermiş.Samuel Jackson'da Stephen olarak sadık ve yalaka uşak rolünü harika oynamış :)
Bu arada ben Inglourious Baterd's (Soysuzlar Çetesi) deki Hans Landa karakteri ile Django Unchained'deki Calvin Candy karakterini birbirine bir hayli yakın buldum,ikiside ilginç tepki ve mimiklere sahip tuhaf ve çok sağlam karakterler.Eminim Tarantino bu karakterleri yazarken,oyuncularda oynarken çok eğlenmiştir :)
Filme damgasını vurmuş olan müzikler ise mükemmel,işte en sevdiğim ikisi :)
Who did that to you (John Legend)
I got a name (Jim Croce)
IMDB'de şimdilik 8.6 puan alan filmin beyazperde de yer alan özeti ise şu şekilde;
Amerikan İç Savaşı’dan 2 sene öncesinde, Güney bölgesinde geçen film Köle Django’nun Alman asıllı ödül avcısı Dr. King Schultz ile yolunun kesişmesiyle başlıyor. Django, eski efendisini ölü ya da diri ele geçirmek isteyen Schultz ile anlaşmaya varır ve özgürlüğü karşısında Brittle kardeşleri kendisine getirme sözü verir. Görev başarıyla tamamlanır ama ikilinin yolları ayrılmaz Schultz ve Django beraber Güney’in en çok aranan suçlularının peşine düşerler… ‘Avlanma’ hünerini her geçen gün geliştiren Django’nun artık tek bir hedefi vardır: köle ticareti yüzünden kaybettiği eşi Broomhilda’yı bulmak ve onu kurtarmak... Bu hedef onları kötü şöhretli “Candyland” çiftliğine ve çiftliğin sahibi olan Calvin Candie’ye götürecektir… Sinemanın dahi çocuğu, Oscarlı Quentin Tarantino'nun uzun süre üzerinde çalıştığı Spagetti Western türündeki projenin başrollerinde Jamie Foxx, Christoph Waltz yer alırken, Kerry Washington, Leonardo DiCaprio ve Samuel Jackson gibi yıldızlardan oluşan oyuncu kadrosu göz dolduruyor. Quentin tarantino'nun tarzını sevmeyenlerin bile severek izleyeceklerini düşündüğüm bir film,mutlaka izlenmeli :)
Merhaba sevgili okuyucu, bu aralar dersler falan derken inanılmaz bir yoğunluk içerisindeyim. Baktım kasım geldi geçiyor daha fazla sektirmeden şu oyunu bir paylaşayım diyorum, zira ben bu oyunu çoookk beğendim. Aşk Hastası Kenan Işık'ın Hüsn ü Aşk adlı eserden esinlenerek yazıp yönettiği iki perdelik bir oyun. (Hüsn ü Aşk (Güzellik ve Aşk) adlı mesneviŞeyh Galip'in (1757-1799) başyapıtıdır.) Öncelikle şunu söylemeliyim ki eğer Hüsn ü Aşk'ı okumadıysanız yahut ağdalı edebi cümlelerden hoşlanmıyorsanız uzak durun bu oyundan. Zira oyunda bir hayli fazla edebi göndermeler mevcut bu yönüyle size sıkıcı be boğucu gelebilir.Yok hayır severiz derseniz de ben özellikle Goethe'nin Faust'una gönderme yaptığı kısımlara bayıldım :) Diğer bir yandan her ne kadar modernize olsada oyunun dönemini yansıtan bazı sahneleride mevcut.Bu sahnelerde tasavvufi unsurlarda bütünlük içerisinde gayet güzl bir şekilde kullanılmış. (Hatta bir sahnede hoş bir sema gösterisi bile mevcut) Oyundaki görsel unsurlarda tek kelimeyle mükemmeldi,sahne ve kostüm tasarımını çok başarılı buldum.Oyun Cüneyt Gökçer Sahnesindeydi, sahne kullanım performansıda taktire şayandı. Bu arada Cüneyt Gökçer Sahnesi için Ankara'da ki en iyi sahnelerden diyebilirim gerek koltuk düzeni, gerek sahnesi, gerekse teknik ekipman açısından (Tabii ki oyuncular daha iyi bilir ne kadar donanımlı ne kadar değil :) ama izleyici olarak bana öyle geliyor en azından :) ) İnsanlar için tek olumsuz tarafı shanenin Çayyolunda oluşu olabilir fakat Arcadium alışveriş merkezinin hemen arkasında olması sebebiyle elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz bence :)
Sağ taraftaki fotograf oyunun afişi, sol taraftaki ise oyundan bir sahne. Bu hanımkızımız oyunda güzellik karaketerinde idi ve bir hayli başarılıydı. Oyunun mybilette ki tanıtımı ise şöyle;
Shakespeare, Beckett, Brecht, Goethe ve benzeri batılı bir yazarın oyununda oynamak varken bir divan edebiyatı şairinin, Şeyh Galib in hayatı ile ilgili bir oyunda oynamaktan pek hoşnut olmayan oyuncu, yine bir oyuncu olan kız arkadaşının henüz provası yapılan oyundaki bir karaktere gönderme yaptıktan sonra kalbinin yerini sorup tabanca ile kalbine ateş ederek intihar etmesinden sonra oyunla ilgilenmeye başlamıştır. Kim bilir belki de bir türlü anlam veremediği kız arkadaşının intiharındaki sır bu oyunda gizlidir.
Tiyatronun civarındaki bir hastanede çıkan yangın nedeni ile herkes tiyatroyu terk etmiş, oyuncu tek başına kalarak daha önce hiç oynamak istemediği bu oyunu tıpkı bir rejisör gibi kendi zihninde sahnelenmeye girişmiştir. Bu sırada oğlunun, kız arkadaşının intiharından sonraki psikolojik çöküntüsünden endişe eden oyuncunun annesi, onu yemeğe beklemektedir.
Buda biletimmmmm:)
Fırsat bulursanız kaçırmamanız gereken bir oyun bence.16 Kasımda da Denizli Pamukkale üniversitesinde gösterimi varmış galiba, duymayan kalmasın :)